A Haunting in Venice (Venedik’te Cinayet), yönetmen Kenneth Branagh‘ın Agatha Christie‘nin ünlü polisiye gizem romanlarından uyarlama serisinin üçüncü filmi olarak karşımıza çıkıyor. Branagh’ın hem yönetmen hem de başrolde olduğu film, “dünyanın en büyük dedektifi” Hercule Poirot ile diğer iki filmi “Doğu Ekspresi’nde Cinayet” ve “Nil’de Ölüm“ü takip ederken, dedektifin ölümün onu takip ettiği düşüncesi ve karanlık atmosferiyle önceki filmlerden ayrılıyor.
Hikâye, Christie’nin daha az bilinen, kariyerinin son dönemlerindeki romanı Hallowe’en Party’ye (Elmayı Yılan Isırdı) dayanıyor. Christie’nin orijinal hikâyesi, senarist Michael Green tarafından tamamen yenileniyor ve böylece hem olay örgüsü hem de karakterler değişiyor. Christie’nin İngiltere’deki kır evinin konumu, Poirot‘nun emekli olduğu ve çatı bahçesinde vakit geçirdiği Venedik’e taşınıyor ve bu hâliyle film sürükleyici, heyecan verici, ve gizemli bir hikâye sunarak seyirciyi koltuğunda rahatsız etmeyi başarıyor.
Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içermektedir.
Venedik’te Her Ev Perili Veya Lanetlidir
Film ilk olarak Venedik şehrinin sabahın erken saatlerinde, görünürde kimse olmadan çekilmiş bir dizi hareketsiz çekimiyle başlıyor. Öğrencilerin, rahibelerin ve diğer insanların sokaklara akın etmeye başladıkça bu eşsiz şehre günlük yaşamlarının hızlı tempolu karmaşıklıklarını da beraberlerinde getiriyorlar. Her ne kadar bu çekimler konu olarak biraz tekrarlı olsa da, perspektifin çeşitliliği onları ilgi çekici kılıyor. Aynı zamanda bu görüntü dizisi filmin genel temalarından birine çok iyi bir zemin hazırlıyor: Venedik’in yavaş yavaş denize batan muhteşem bir kalıntı olduğu.
Venedik’teki günlük yaşamın diyalogsuz fotoğrafları ortama harika bir giriş yapsa da anlatı resmi olarak Dedektif Poirot‘nun eski arkadaşı ve polisiye roman yazarı Ariadne Oliver (Tina Fey) ile karşılaşmasıyla başlıyor. Ariadne, Hercule’ü şehrin yetimlerine yardım etmek isteyen zengin Rowena Drake‘in (Kelly Reilly) ev sahipliği yaptığı bir Cadılar Bayramı partisine katılmaya ikna etmeye çalışıyor çünkü sonunda büyük dedektifi şaşırtabilecek birini bulduğuna inanıyor: Medyum Bayan Reynolds (Michelle Yeoh).
Bu etkinlikte Bayan Drake, odasının balkonundan aşağıdaki kanallara düşerek gizemli bir şekilde ölen kızıyla iletişime geçmek için Medyum Bayan Reynolds ile bir seans düzenliyor. Poirot’nun bu etkinliğe katılmasıyla medyumun psişik güçleri ve dedektifin katı rasyonelliği arasında bir savaş başlarken bu andan itibaren filmin tonunun belirgin bir değişime uğradığını görüyoruz.
Geceyi aydınlatan havai fişekler ve Cadılar Bayramı geleneklerine katılan çocukların neşeli çığlıkları, kısa sürede yerini ürkütücü bir duyguya bırakıyor. Venedik’in sise boğulmuş kanalları ve filmin neredeyse tamamının geçtiği, duvarlarında ölümün olduğu saray filmin tüm atmosferini karanlığa boğuyor. Tüm bu ayrıntılar ve görüntüler filmin bir cinayet gizemi olmasına rağmen önceki uyarlamalara göre daha ciddi bir tema ve tonlarla ilgileneceğini açıkça ortaya koyuyor.
Çarpıcı Sinematografi
Dönemin çevresinin zengin bir senfonisini sunan Haris Zambarloukos‘un çarpıcı sinematografisi, evin şaşırtıcı köşelerinin eğimli manzaraları, önemli nesnelerin komik derecede uğursuz görünen çekimleri, oyuncuları ön plandan derin arka plana iten kompozisyonları, yağmurlu Venedik gecelerinin kartpostalları andıran çarpıcı görüntüleriyle bir görsel şölen yaratıyor. Kamera açıları dehşet verici bir ruh hâli yaratıyor ve her şeyin ürkütücü bir şekilde yersiz göründüğü bir atmosfer kuruyor.
Kamera; yakın çekimler, yan bakışlar ve tepeden bakışlarla hareket ederek mikroskop, teleskop ve dürbün gibi çeşitli optik aletlere benziyor. Bu da tüm prodüksiyonu, herkesin ve her şeyin dikkatle incelendiği, olası ipuçlarının verildiği bir muayene odasına dönüştürüyor.
Filmin Yıldız Kadrosu
Yazar Michael Green, tuhaf monologlar, itiraf hikâyeleri ve hiçbir zaman bilmeniz gerekenleri tam olarak aktarmayan ama gizlemek isteyebileceğiniz her şeyi ortaya çıkaran psikolojik içgörüler aracılığıyla anlatıyı ve karakterleri açığa çıkarıyor. Hikâyenin yapısı seansın olduğu görkemli sarayda toplanan herkesi şüpheli yaparken, kamera bu karakterler arasında sürekli gidip geliyor.
Şüpheliler arasında TSSB’den (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) muzdarip Leslie Ferrier (Jamie Dornan) adında bir savaş zamanı cerrahı; Ferrier’in erken gelişmiş oğlu Leopold (Jude Hill, Branagh’ın “Belfast” filminin genç başrolü); Rowena’nın hizmetçisi Olga Seminoff (Camille Cottin) ve Alicia’nın eski erkek arkadaşı Maxime Gerard (Kyle Allen) oyunculuklarıyla izleyicinin kafasını karıştırmayı başarıyor. Her oyuncunun bireysel rollerinde üstün performans sergilediği kadro, filmi görsel açıdan son derece çekici kılıyor ve oyuncular, yönetmenin tekniğinin ana vurgusunu oluşturuyor.
Hayaletlerimizden Saklanamayız
Film, İkinci Dünya Savaşı sonrasında müttefik ülkelerde yaygınlaşan sorunların popüler kültüre yansımasının güzel bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. TSSB olarak adlandırılan savaş yorgunluğu, Bayan Reynolds’un mülteci hizmetçileri (Ali Khan ve Emma Laird) gibi detaylar filmde savaş sonrası atmosferini seyirciye başarılı bir şekilde yansıtıyor. Daha önce hayal edilemeyecek dehşetlerin yaşandığı 6 yıllık bir savaş döneminde yaşamanın sonucu olarak kolektif ahlaki tükenmişlik duygusunu ve kirli idealizmi görebildiğimiz bu dönem filminde de “ölüm” baskın bir tema oluyor. Bu yüzden öfkeli Poirot filmde ölülerle konuşurken alaycı ateistliğini seyirciden gizlemiyor.
Anlatım açısından filmin bazı yönlerden yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. Birincisi, film çok fazla karakteri ve onların kapsayıcı olay örgüsünü, her karakterin hikâyesine bağlı kalmayı neredeyse imkânsız hâle getirecek şekilde dengelemeye çalışıyor. Film daha sonra belirli karakterleri yalnızca birkaç saniyeliğine kesiyor ve olay örgüsünü anlamlı bir şekilde ilerletmek yerine, yalnızca seyirciye karakterin orada olduğunu hatırlatmak için varolduklarını hissettiriyor. Benzer şekilde film, filme daha derin bir anlam vermek için elma motifi gibi Adem ve Havva ile ilgili bazı semboller kullanıyor anlamlı bir işlev göremiyor.
Görsel olarak pek çok noktada büyüleyici olsa da film, öngörülebilir olay örgüsü ve aşırı kalabalık kadrosuyla filmin son ana kadar kimin için yapıldığını sorgulamamıza neden oluyor ve türün klişelerine giriyor: “Gerçek olsalar da olmasalar da hayaletlerimizden saklanamayız. Onlarla barış yapmalıyız”.
Filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz:
Kapak Görseli:
“The Big Twist in “A Haunting in Venice”. NPR. WEB. 29.07.2024